|
|
OSMANLI'NIN KİMLİĞİ
Oğuz boyunun Gün, Ay ve Yıldız hanlarından meydana gelen kollarına BOZOKLAR denmektedir. Gün Hanın da KAYI, BAYAT, Elkaevli ve Karaevli boyları bulunmaktadır. Osman Bey; Kayı boyundan Gündüz Alp'ın oğlu Ertuğrul Gazi ve Hayme (Halime)hatunun oğludur. Bunu bilim adamlarının eski yerleşim alanlarında bulduğu sikkelerden anlıyoruz. Konu ile ilgili olarak Ahmet Cevdet Paşa ''Devlet-i Aliyye başlangıçta ...... küçük bir hükümet şeklinde idi; lakin Türk'lüğe mahsus olan üstün sıfatları ile İslami şeca'at ve dindarlığı kendisinde toplamış ...... teşkil ettiği Osmanlı milleti dahi dilleri farklı, tavır ve ahlakları ayrı ayrı çeşitli milletlerin en güzel edeb ve tavırlarından seçilmiş üstün ve güzel bir topluluktur. Bunların dedeleri de çok eski zamanlardan beri Türkistan'da dahi han ve sultan olarak el-hak asil ve soylu bir Türk hanedanıdır''. demektedir. Murat Hüdavendigar Kosova savaşında ''Yarab! beni din yolunda şehid, ahirette said et'' demiş, 1071 yılında Malazgirt'te Alparslan ''Din ve Devlet yolunda sırf Allah rızası için savaşacağız. Eğer şehid düşersem vurulduğum yere gömünüz, bir adım geriye bile değil..... hükümdar olarak değil, bir er gibi din ve Devlet için dövüşeceğim'' Osman Bey ise hasta yatağında çocuklarına ''Oğlum mesleğimiz Allah yoludur. Kuru kavga değil'' demiştir. Yukarıda ki bilgiler Osmanlı'nın evveliyatında da öz be öz Türk ve Müslüman olduğunun göstermektedir. Osman Bey 1258 yılında Söğüd veya Osmancık'ta dünyaya gelmiş, 1281 yılında babasının yerine aşiret beyi olmuş, babasından devr aldığı 4800 kilometre karelik toprağı 16.000 kilometre kareye çıkarmış, toprakları da Bizans'tan almıştır. İlk evliliği Mal Hatun, ikinci evliliği Şeyh Edebali'nin kızı olan Rabi'a Bala Hatun iledir.
Kaynak: Prof.Dr.Ahmed AKGÜNDÜZ,Bilinmeyen Osmanlı,s.29-39
Osman Bey, devletini kurup, adını devletine ve soyuna vermiş bir Türk ve Müslüman Padişahıdır. Kendisine Kara Osman, Fahruddin ve Mu'inüddin de denmiştir. Vefatından sonra kendisine Han ve Sultan denmiştir. Bunun nedeni de hayatının sonlarına doğru uç beyi oluşundandır. Babası Ertuğrul Gazi, annesi Halime (Hayme)hatundur. Selçuklu Sultanına bağlı Çobanoğulları ve Germiyanoğulları beyliklerine bağlı bir uç beyidir.İlk evliliği Selçuklu vezirlerinden Ömer Abdulaziz Beyin kızı Mal Hatun ile 1280 yılı dolaylarındadır. Sultan Orhan'ın annesidir. 1289 yılında Şeyh Edebalı'nın kızı Rabi'a Bala Hatun ile evlenmiş bu evlilikten Şehzade Ala'addin dünyaya gelmiştir. 1288 veya 1291 yılında Karacahisar dahil Bizans şehirlerini feth etmesi, Selçuklu Sultanı 2.Gıyaseddin Mesutun takdirini kazanmasına neden olmuştur. Şeyh Edebalı ile ilşkisi Osman Gazinin gördüğü bir rüyaya dayanır. Şeyhin koynundan çıkan bir ay Osman Gazinin koynuna girer, aynı anda göbeğinde bir ağaç yeşerir ve gölgesi tüm dünyayı kaplar. Ağacın altında dağlar yükselir, dağlardan ırmaklar akar. Rüyasını şeyhe anlatan Osman Gaziye cevabı ''Hak te'ala sana ve nesline padişahlık verecek. Mübarek olsun. Kızım da senin helalin olacak''der. Bunun üzerine Rabi'a Bala Hatunla evlendirilir. Şeyh Edebalı Bilecikte otururken 1326 veya 1327 yılında vefat etmiş burada türbesi mevcuttur.
Kaynak:Prof.Dr.Ahmed AKGÜNDÜZ,Bilinmeyen Osmanlı,S 36-39
Osmanlı padişahları neden hacca gitmezlerdi?
Osmanlı padişahları tüm icraatlarını şeyhülislâmın fetvasına dayandırmak zorundaydılar. Bu hükümden biraz olsun ayrılan (Meselâ; Yavuz Padişah, bir gün Hıristiyanların zorla Müslüman yapılmasını emredince, Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemali Efendi buna şiddetle karşı çıkmış, böyle bir yetkisi olmadığını, ısrar etmesi halinde ise tahttan indirilmesi için fetva vereceğini söylemişti. Yavuz Padişah ancak bu ciddi tehdit karşısında verdiği karardan dönmüş, iş tatlıya bağlanmıştı) padişahlar, karşılarında şeyhülislâmı buluyor, şiddetli tepki görüyorlardı. O kadar ki; Kanuni Süleyman, her icraatını Şeyhin fetvasına uygun yaptığını göstermek için, fetva dolu sandığın mezarına konmasını istemiş. İslâm inancında buna yer olmadığını söyleyerek merak içinde sandığı açtıran Şeyhülislâm, kendi fetvalarını görünce, başını ellerinin arasına alıp şöyle mırıldanmıştı.Sen kendini kurtardın Süleyman, ya biz kendimizi nasıl kurtaracağız! Böyle bir dünyada, dinin hükmüne aykırı icraat yapmanın imkânsızlığı ortadadır.
Demek oluyor ki; padişahların hacca gitmemesi, altıyüz yıl Osmanlıyı İslâm çizgisinde tutmak için kılı kırk yaran İslâm âlimlerinin fetvasıyla gerçekleşmiştir. Peki, ama neden böyle bir fetva verdiler?.. 1. Osmanlı Devleti lâ-yı Kelimetullah (Allah inancını yayma) gibi bir misyon üstlendiğinden sürekli savaşın içindeydi. Savaş içindeki bir ülkenin padişahı, uzun süre başkentten ayrılamazdı. Hac ise, o günlerin şartlarında aylar sürüyordu. Bu zaman içinde devlette fitne çıkabilirdi. Sultan İkinci Murad’ın (Fatihin babası) Manisaya çekilmesini fırsat bilen Avrupanın, Macaristan öncülüğünde birleşip Osmanlı üstüne haçlı seferi açtığını unutmayalım.
|
|
|
|
Bu sayfanın yapılış amacı; geçmişimizi doğru tanımak ve o birikimlerle ileriye bakmak ve ilerlemektir.
''DÜN DÜNDE KALDI CANCAĞIZIM, BU GÜN YENİ BİR ŞEYLER YAPMAK LAZIM''
...diyor Mevlana Celaleddin-i Rumi.
''Olayları; o günün koşullarını göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekir.''
1915 yılındaki Ermenileri göçe zorlama ve o günkü şartlar
Tarih boyunca Ermeniler, milleti sadıka (sadık millet) sıfatıyla Osmanlı ülkesinde zımmi (müslüman ülkesinde gayri müslim vatandaş)olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.Ermenilere temel hak ve hürriyetler tanınmış,İslam dininin koyduğu temel ilkeler çerçevesinde din ve vicdan hürriyeti tanınmıştır. Tanzimattan sonra müslümanlara tanınan siyasi haklar Ermenilere de tanınmıştır.Abdulhamid Han döneminde Agop Paşa isimli ermeni Hazine Bakanı, Gabriel Noradungiyan isimli Ermeni ise Dışişleri Bakanlığına getirilmiş, Hamparsum Boyacıyan ise Harput Milletvekilliği yapmıştır.
Osmanlı Devletinin bu hoş görüsüne rağmen Ermeniler Rusya'nın tahriklerine kapılarak Berlin Anlaşmasının 61. maddesine bahane ederek devlete isyan etmeye başlamışlardır. Hiç bir zaman çoğunluğu teşkil etmedikler Doğu ve Güney Doğu Anadolu'da müslümanları özellikle Kürt müslümanları kesmeye başlamışlardır. Siirt ili Şirvan ilçesinde oturan Şerif UYSAL isimli şahıs; çocukluk yılların rastlayan tarihte Rus askerleri ve Ermenilerin şehirde katliam yaptıklarını, şehirin içinde geçen Küfre deresi suyunun öldürülen insanların kanları nedeniyle kırmızı aktığını hatırladığını belirtmiştir. 1886 yılında kurulan Hınçak ve Taşnak Cemiyetleri üyeleri, Osmanlı ülkesinde terör estirmeye başlamıştır. Bu terör faaliyetleri başına Osmanlı subayı verilen, askerleri ise mahalli aşiretlerden oluşan Hamidiye Alayları isimli kuvvetler tarafından uzun mücadeleler sonunda durdurulmuştur. Abdülhamid Hanın aracına bomba koyarak onu öldürmeye çalışmaları, İstanbul'da ard arda ayaklanmaları, 1914 de 1. Dünya Savaşına giren Osmanlı Devletini, Ruslarla birleşerek arkadan vurmaya başlamaları, hatta 03.08.1915 te Van'ı boşaltan Rusların burayı Ermenilere teslim etmesi üzerine buralarda kıyıma başlamaları. Osmanlı Devletini başka tedbirler almaya zorlamıştır. Alınan tüm tedbirlere rağmen bölgedeki nüfusun % 5'ini oluşturan Ermenilerin katliamlarının sonu gelmeyince Nisan 1915 İçişleri Bakan Talat Bey 500.000 Ermeninin mecburi göçe zorlanmasına karar vermiştir. O ana kadar katledilen Müslüman nüfusun sayısı ise 1.000.000 kişi civarıdır. Bu kararın alınış amacı; Anadolu'yu işgal etmekte olan Rus ordusunun yolu üzerinde Ermenileri uzaklaştırmaktır. En son Van'daki olaylar da bunun zaruretini net biçimde ortaya koymuştur.Asker nezaretinde Irak, Suriye ve Lübnan'a gönderilen Ermenilerin bir kısmı ağır yol şartları, bazıları açlıktan, bazılarıda yol üzerindeki yerleşim alanlarında bulunan ve yakınları Ermeniler tarafından öldürülen insanlar tarafından zarar görmüş hatta öldürülmüş de olabilir, o günün savaş şartları, erzak teminindeki zorluk, ülke genelindeki idari yetersizlik göz önüne alındığında bunun da doğal sayılması gerekir sanırım. 1986 yılından itibaren Osmanlı Arşivlerinin araştırmacıların hizmetin açılması, burada somut delil bulunmayışı,( bulunsa idi başımızın etini yer, Dünyayı ayağa kaldırırlardı) iddiaların soyut kalması bunun katliamla ilgisinin olmadığını, bu konunun sürekli gündemde tutulmasının tarihi ve ilmi hiç bir değeri bulunmadığını ve siyasi bir karar olduğunu göstermektedir.
Kaynak:Prof.Dr.Ahmed AKGÜNDÜZ,Bilinmeyen Osmanlı,s.294-95
|
|
|
TARİH AYNASI VE YANSITTIKLARI
Tarih tekerrürden (tekrardan) ibarettir.Bu klişe cümleyi bilmeyenimiz yoktur heralde. Günümüzde yaşadığımız olay ve durumların benzer biçimde geçmişte de yaşandığı muhakkakatır. Binaenaleyh tarih öğrenmenin mevcudiyeti ve mecburiyeti, geçmişten ders-ibret alıp aynı hataları tekrarlamamaktır. Yoksa bütün insanlık tarihinin her döneminde aynı yanlışlıklar tekrarlanacak ve insanoğlunun tekamülü-ilerlemesi mümkün olmayacaktır. Bu zaviyeden bakıldığında tarih, her insanın merak duyması ve ilgilenmesi gereken bir alandır. Yani aslında Her insan doğuştan tarihçidir
Tarihi, geçmişten günümüze tuttuğumuz bir ayna olarak algılamalıyız. Bu aynadaki görüntü, şahıslar, milletler, olaylar veya olgular olabilir. Bazı oryantalist batılı tarihçiler 'Türkler olmasa tarih olmazdı.' Diyerek Türklerin (bilhassa Osmanlılar) Dünya tarihinde ne kadar etkin olduklarını ve tarihe yön verdiklerini ifade etmişlerdir. Bizler, bizden olan bu değerli şahsiyetlerin hayatlarını, yaşadıkları olaylara-sorunlara yaklaşım tarzlarını öğrenerek kendimizi tanımalı ve değerlerimizin farkına varmalıyız.
Tarih öğrenmeyi bazılarımız sıkıcı ve gereksiz görebiliriz. Amma velakin tarih, toplumları ve milletleri birleştirip kaynaştıran, sağlam ve yıkılmaz hale getiren en önemli unsurlardandır. Birlik ve beraberliğin olmadığı toplumlara bakıldığında, ilk olarak tarihlerini unuttuklarını ve geçmişlerini tam bilemediklerini bariz bir şekilde görürüz. Emperyal güçler, kendilerine sömürge olarak seçtikleri toplulukları öncelikle kültürel yönden zayıflatırlar. Tarihini, dilini, dinini, özünü değiştirdikten sonra her topluluğun kendilerine çok güzel bir av olacağını iyi bilirler. ;Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen,bütün efal (hal) ve harekâtımızla gösterelim; bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin şikarı (avı)dır. Diyen M.Kemal bu vakıayı somut olarak görmüş ve bizleri uyarmıştır.
Tarihi doğru okumamız ve doğru yorumlamamız gerekir. Bu noktadan hareketle Osmanlı padişahlarının yaşadıkları bazı olayları burada aktarmak istiyorum. Zaten bu yazıyı hazırlamamdaki gayem tarih aynasına bakıp ne idik ne olduk deme büyüklüğünü gösterebilmemizdir. Çok beğendiğim ve sürekli vurguladığım hikayelerden birkaçına yer vermek istiyorum:
Ertuğrul Gazi, ağabeyleri Gündoğdu Bey ve Sungur Tekinle Kayı aşiretini Anadoluya getirirler. Ağabeyler geri dönmek isterler. Ertuğrul Gazi ise Ötelere gidip deryayı geçeceğiz ve devlet olacağız cevabını verir. Çünkü Ertuğrul Gazi büyük devlet olmayı hedef olarak seçmiştir. Geri dönmeyi kafalarına koymuş olan ağabeyler: Derya diye tutturursun, lakin deryanın suyu tuzludur. Ne içilir nede sulama yapılır derler. Çünkü ağabeylerin hedefi sadece tarım ve hayvancılıktan ibarettir. Ağabeyler geri dönerler. Ertuğrul Gazi ise batıya-Söğüte yönelir. Sonrasını tahmin etmek hiç zor değil. Geri dönen ağabeylerden hiçbir tarih kitabı bahsetmiyor. Oysa Ertuğrul Gazi ve oğullarından (Osmanlılar) her tarih kitabı bahsetmektedir. Yani Ufkunuzda ne varsa o olursunuz.
Altı asır gibi uzun bir süre üç kıtada hüküm süren ecdadımıza "emperyalist" sıfatını yapıştırmak, geçmişine küfretmekten farksız bence. Macaristan İlimler Akademisi tarafından ortaya çıkartılıp yayınlanan bir belgede belirtildiğine göre, Osmanlı Devleti Macaristan'da hakim olduğu devirlerde, Macar halkından yılda 7 milyon akçe vergi toplayıp, buna karşılık aynı yıl Macaristan'a 21 milyon akçe yatırım yapmıştır. Bu mudur emperyalizm?
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'da bir Rumdan talepte bulunuyor, diyor ki:"Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum." Fatih Sultan Mehmet, iki kat fiyat veriyor; ama Rum satmamakta ısrar ediyor. Cami kurulmasına gönlü razı olmuyor. Fatih, alıyor adamın arsasını, camiyi yapıyor. Adam perişan. Adamı üzgün gören biri:"Ya bu kadar üzüntünün sebebi ne?" Anlatıyor adam derdini "İşte" diyor. "Yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan Padişah; daha ötesi yok, onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre her şey bitti." Bizim Osmanlı diyor ki: "Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır. Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın. Padişah da olsa o hesabı görür". "Yani" diyor "ne demek istiyorsun?" (Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.) Adamcağız hiç inanamıyor; ama "Hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim." diyor. Kadıya müracaat ediyor. Gerçekten de Fatih Sultan Mehmet mahkemeye gelince, adamın gözleri hayretten açılıyor. Fatih Sultan Mehmet ayakta; Kadı Efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmet'in, adamın arsasını zorla iktisab etmekten elinin kesilmesi konusunda bir karara varılıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli kesilecek. Deniyor ki: "Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan, Padişah ödemese bile, onu sana beyt'ül mal öder. Razı mısın?"Rum, şaşkın şaşkın Padişah'a bakıyor , inanamıyor, sonra "Tabi razıyım. Razı olmaz mıyım? O padişah" diyor. Ve mahkeme biter bitmez kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor, "Padişahım şu ana kadar ben, Allah'ı temsil ediyordum, ben oturuyordum siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, sana tâbî olan, senin imparatorluğunun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer" diyor. Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar.
Fatih Sultan Mehmet 1453te İstanbul;u fethettikten sonra Gayrımüslim tebaaya yönelik bir ferman (amanname) yayınlıyor. Osmanlının farklı din ve ırktan olanlara bakış açısı somut olarak gösteren bu belge ile Ortodoks Kilisesi üyelerine üç ayrıcalık tanınıyor: Birincisi, kiliseleri camiye dönüştürülmeyecekti. İkincisi, kimse onların düğün, cenaze ve diğer kilise törenlerine karışamayacaktı. Üçüncüsü, Paskalya'yı bütün ayinleriyle birlikte kutlayacak ve üç gün süren kutlamalar esnasında geceleri Rum semti Fener'in kapıları açık bırakılacaktı.
Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslüman, günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamaz. Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp,üzerine de:''Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al'' diye yazar. Kese üç ay kadar o ağaçta asılı kalır.
Haçlı ordularının Balkanlarda ilerlemeleri karşısında II.Mehmet (Fatih), devlet erkanının isteği üzerine babasını tahta davet etti. Ancak II.Murat oğlunun prestiji kırılmasın diye ilk teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine II.Mehmet babasına aşağıdaki tarihi mektubu yazarak onu ikinci defa tahta davet etti:
Eğer padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordunuzun başına geçin. Yok padişah siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa edin!
Yavuz Sultan Selim Han Mercidabık Seferi için hazırlık yapılmasını emir buyurmuş. Ordu kısada sürede hazırlanmış ve yola çıkılmış. Uzunca bir yol katedildikten sonra ordu dinlemeye çekilmiş, dinlenilecek yerde ise her yer elma (üzüm) ile dolu imiş. Ordu burada bir müddet dinlendikten sonra tekrar yola koyulmuş. Bir sonraki dinlenme yerine vardıklarında Yavuz Sultan Selim Han vezirini yanına çağırmış ve şöyle demiş: Canım çok elma (üzüm) istedi, erlere bir sor bakalım elma varsa versinler. Vezir dışarı çıkmış ve çadır çadır gezmeye başlamış ama hiçbirinde elma bulamamış.Vezir Yavuz;un huzuruna gelmiş ve Efendim bir tane bile elma bulamadım” demiş. Yavuz bunun üzerine şöyle demiş: Eğer bir tane elma çıksaydı vallahi bu seferden vazgeçerdim. Haram yiyen bir orduyla zafer kazanılmaz.
Yavuz Sultan Selim Han'a ait bir beyit vardır. Dizelerin ilk kelimeleri yukarıdan aşağıya okunduğunda aynı dizeyi verir.Bu tarzda yazılan ilk beyit olduğu söylenmektedir. Divan edebiyatında bu özelliğe vezni aher denir.
Sanma şahım /herkesi sen / sadıkane / yar olur
Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyar olur
Sadıkane / belki ol / alemde bir / dildar olur
Yar olur / ağyar olur / dildar olur / serdar olur
Yavuz Sultan Selim Han bu beyti Şah İsmail'e yazmıştır. Hikayesi şöyledir: Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz Şahın şahın bu özelliğinden yararlanmak ister. Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda , Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: " sen edep nedir bilmez misin? Hiç şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılırkende bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.
Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilave eder: "atacaksan tokadı böyle atacaksın. "
Yavuz Sultan Selim han zamanında, İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor. Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas,kadife kumaşlar çıkıyor. Fakat bir de pis bir koku yayılıyor. Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor. Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyor. Yani Osmanlıya acayip bir hakaret!
Cihan padişahı emir veriyor, herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermemiz gerekir.
Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor. Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor. İçine o zamanın Osmanlı İstanbul'unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı gönderiyor.
Şah sandığı açıyor. Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum. Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor. Kutunun içindeki pusulayı Şah okuyor: "Herkes yediğinden ikram eder!"
Yavuz Sultan Selim Han'n ölüm anı gelip çatmıştı. Padişah olalı daha sekiz yıl olmuştu, gençti devleti -milleti ve İslam alemi için büyük idealleri vardı ama, ölüm ferman dinlemiyordu. Kemal Paşazade çok sevdiği Padişahı için bir mersiye yazmıştı. O'nu ve kısa saltanat dönemine sığdırdığı büyük işleri şöyle tasvir ediyordu:
Şems-i asr idi, asrda şemsin
Zıllı memdüd olur, zamanı kasir
Tâc ü tahtıyle fahreder beyler
Fahrederdi ânınla tâc ü serir
Yani, Kemal Paşazade Yavuz'u hem asrın (yüzyılın) güneşi olarak görüyor, hem de ikindi vaktinde gölgesi uzun ama ömrü kısa olan ikindi güneşine benzetiyor. Bütün beyler taç ve tahtlarıyla övünürlerken taç ve tahtın Yavuz Sultan Selim'le övündüğünü dile getiriyor.
Ve, Yavuz Sultan Selim'in naaşı, Mısır seferinden dönüşte Kemal Paşazade'nin atının ayağından sıçrayan çamurla lekeli olan kaftana sarılıp defnediliyor.
Kanuni Sultan Süleyman'ın, Fransa Kralı Francois'ya gönderdiği fermanı Osmanlı Devleti'nin ne denli güçlü olduğunu, uluslararası ilişkilerde ne kadar etkili olduğunu bariz şekilde görebiliyoruz.Özellikle Ferman'ın dibace, yani giriş kısmında Kanuni Sultan Suleyman'ın kendisini nasıl tanımlandırdığına, buna karşılık Francois'i nasıl tanımlandırdığına bakın. O dönemde Osmanlı'nın gücünü ve etkinliğini gösterebilecek en önemli belgelerden birisidir bu ferman. İşte O Fermanda Yazılanlar:
"Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah'ın yeryüzündeki gölgesi Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Azerbaycan'ın ve Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Mekke ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen'in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han'ım.
Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Fransuva'sın.
Hükümdarların sığındığı kapıma elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah'ın istediği ne ise olur. Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz. Böyle biliniz..."
Kanuni Sultan Süleyman manzum bir beyitle Şeyhülislam Ebusuud Efendi'ye, Topkapı Sarayı'nın bahçesindeki meyve agaçlarına zarar veren karıncaların itlafının dinen mümkün olup olmadıgını sorar:
“Dirahta ger ziyan etse karınca
Günah var mıdır anı kırınca?
Padiaşahın bu beyitine karşılık olarak şu cevabi beyti yazar:
Yarın Hakkın divanına varınca,
Süleymandan hakkın alır karınca.
Kanuni Sultan Süleymanın naaşı tam mezarına bırakılacaktır ki, elindeki çekmeceyi tabutun yanına sıkıştırmaya çalışan bir saray ağası Ebussuud Efendi;nin dikkatini çeker, derhal müdahale eder: "Dur bakayım! Neler oluyor orada?"
Saray ağası: "Bu emaneti mezara bırakmam gerek."
"Olmaz! Böyle bir şey caiz değil."
"Sultanımız vasiyet ettiler ama."
"Vasiyet mi? İçinde ne var acaba?"
"Bilmiyorum efendim."
"Ver bakayım şu çekmeceyi."
Adamcağız uzatır, Şeyhülislam uzanır. Lakin tam o sıra kalabalık dalgalanır, çekmece yere düşer. Ortalığa yüzlerce kağıt yayılır. Ebussuud Efendi bunlardan birini eline alır. Altında kendi mührünü görmez mi? Gözü kararır, rengi uçar. Benzinde tek damla kan kalmaz, bildiğiniz kül kesilir. Hemen oracığa çöker, yumruklarını şakaklarına dayar. Zor duyulan bir sesle:
"Ah Süleyman ah! Sen kendini kurtardın. Bakalım Ebussuud ne yapacak?"
Tanzimat devrinin ünlü sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa zekası ve hazırcevaplığı ile meşhurdur. Abdülaziz’in Avrupa seyahati sırasında Fuat Paşa Dışişleri Bakanı olarak kendisine refakat etmiştir. Pariste III.Napolyona misafir oldukları sırada, Fransız vekilleri ile sohbet ederken şöyle bir mesele ortaya atılmış:
-Dünyanın en kuvvetli devleti hangisidir?
Fuat Paşa hemen:
-Osmanlı Devleti diye cevap vermiş.
Tabii herkes hayret etmiş, birisi de sebebini sormuş.
Paşa gayet ciddi bir şekilde:
-Dünyada Osmanlı Devleti’nden daha kuvvetli bir devlet olabilir mi? Yüzyıllardan beri biz içeriden, siz dışarıdan yıkmaya çalıştığımız halde hala yerinde duruyor!
Bizki, Avrupayı titreten Atillanın torunlarıyız. Bizki, Malazgirtte destan yazan Alparslanın torunlarıyız. Bizki, üç kıtaya hükmetmiş Osmanlının torunlarıyız. Bizki, akbabalar tarafından iskelet haline getirilmiş bir cennetten yepyeni tam bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kuran Mustafa Kemal ve Mehmetçiklerin torunlarıyız. Bizi biz yapan değer ve hazineleri bilip korumak temennisiyle...
Zeynel ÇOBAN-14.01.2008
Besni Ekspres Gazetesi ve Hacisihe.somee.com'da yayınlanmıştır.
|
|